Google+ Followers

19 Aralık 2013 Perşembe

Bu kez de karlı ve soğuk bir İstanbul gecesinde yaşananlardan bahseden küçük bir öykü paylaşmak istiyorum sizlerle.







Kar

        Oturduğum yerden karın olanca hızıyla yağmaya devam ettiğini görebiliyorum. Hava iyiden iyiye karardı. Adeta fosforluymuşcasına parlayan devasa bir kefen İstanbul’un tüm köhneliği ve günahlarını örtüyor. Benim ise göğsümde dayanılmaz bir ağrı var. Çok üşüyorum. Ayaklarımı hissedemiyorum. Sol elim tamamen uyuşuk ama biraz olsun hissedebildiğim sağ yumruğumu vargücümle sıkıyorum. Kimse açamamalı onu.

Bu gün hiç bitmeyecek gibi gelmişti ama bitmişti işte. Sırtımı sıvazlayan eller, gülümseyen yüzler, elimi acıtacak kadar uzayan el sıkışmalar, yeni emniyet müdürünün uzun ve sıkıcı konuşması ve sayısız bayat çay ve kurabiye. 
Emniyet müdürlüğünün otoparkı ben geldiğim zaman neredeyse tamamen dolu olduğundan en uzak köşelerden birine parkettiğim arabamın yanına varmama bir adım kala birinin telaşlı bir şekilde arkamdan seslendiğini duydum.
“Amirim, plaketinizi unuttunuz!”
Ne kadar tezcanlı oluyordu bu genç memurlar. Adını hatırlamaya çalıştım bir an.
“Teşekkür ederim Mesut. Biraz dalgınım da bugün.”
“Olacak o kadar efendim. Dile kolay neredeyse otuz yıl”, derken yüzü ışıldıyordu.
Plaketi alırken elimdeki çiçek buketini uzattım. Şaşırdı.
“Sen yeni evlenmemiş miydin?”
Evet dercesine başını salladı. Buketi eline tutuşturdum.
“Eşine götürürsün.”
“Ama efendim… Sizin için… Arkadaşlarınızdan… ” Mahcup olmuştu gereksiz yere.
Elimle şöyle bir önemli değil işareti yaptım.
“Ben üzerindeki kartı aldım. Eminim çiçeklere benden daha iyi bakar.”

Torpido gözünden tornavidamı alıp kırık düğmeyi çevirmeme rağmen arabanın kaloriferi bir türlü çalışmıyordu. Motorun ısısı değil sadece gürültüsü girebiliyordu arabanın içine. Bu arada kar da hızını arttırmıştı. Geçtiğim sokaklarda lambalar ortalığı aydınlatmaktan çok kuytu köşelerdeki karanlığı daha da belirginleştiriyorlardı. Sodyum ışığının etkisiyle şehre sarı bir kar yağıyordu.
Yanımdaki koltuğa koyduğum plakete gözüm kaydı bir an.
Sayın Ayhan Demir, göreviniz süresince Emniyet Teşkilatına verdiğiniz değerli hizmetlerden dolayı teşekkür eder size ve ailenize emeklilik hayatınızda mutluluklar dileriz.
Eve dönmek yerine amaçsızca dolaştığımı farkettiğimde saate baktım. Neredeyse sekiz buçuk olmuştu. Akşamın erken saatlerinde midemde bir yanma gibi başlayan şey yerini şiddetli bir göğüs ağrısına bırakmıştı. Cebimden bir hap çıkarıp çiğnedim.

Akşam yemeği yememiştim. Tüm o çay ve kurabiyelerin acısı böyle çıkıyordu herhalde. Soğuktan uyuşmaya başlayan ellerimi ovuşturarak ısıtmaya çalışırken gözüm dikiz aynasına takıldı  bir an. Bu denli buruşuk ve sararmış bir yüz çiğnediğim hapın ne kadar etkisiz kaldığının isbatı gibiydi. Ellerimi ısıtmak için bu kez nefesimi kullanmayı denediysem de etkisi çok kısa sürüyor,  soğuk hava nemlenmiş deriyi hemen yeniden ısırmaya başlıyordu.

Amaçsız görünen bu yolculuğun beni nereye getirdiğini farkettiğimde arabayı kenara çektim. Bu sokağa gelmeyeli neredeyse dört yıl olmuştu. Arabanın camları tamamen buğuyla kaplıydı. Silecekleri de kapattığım için kar camları hızla örttü ve artık dışarıyı göremez hale geldim. Hafif bir uğultu dışında neredeyse hiç bir ses duyamıyordum. Tüm dünyadan soyutlanmış karbeyaz bir kozadaydım sanki. Bir süre öylece oturup sessizliği dinledikten sonra buraya neden geldiğimi düşünüp harekete geçtim.

Kar kalınlığı o kadar artmıştı ki arabanın kapısını açarken zorlandım. Arabadan çıkınca ayağımla kapının altında biriken öbeği dağıtıp kapıyı kapattım.
Bu arada içimden söyleyeceklerimin provasını yapıyordum.
“Elif’i görebilir miyim? Torunumu kapıya getirseniz en azından. İçeri girmeme gerek yok.”
  Dondurucu rüzgarın etkisiyle iyiden iyiye uyuşmaya başlayan ellerimi pardesümün ceplerine sokup yakındaki bir bakkal dükkanına yöneldim.
Bu muhitte dükkanların yaşam süreleri çok kısaldığından bakkalı tanıyamadığıma şaşırmadım. Adam paranın üstünü verirken gözlerini televizyondaki diziden bir an bile ayırmadı.
Alışverişimi bitirip çıktım. Yüzüme acımasızca çarpan karın etkisinden korunmak için yakamı kaldırıp kafamı öne eğerek yürümeye başladım. Adımlarım beni yılların alışkanlığıyla yönlendiriyordu. Henüz bir kaç adım atmıştım ki sol tarafımdan gelen bir patlama sesiyle irkildim. Elim gayri ihtiyari artık belimde olmayan silaha gitti. Yanımdaki ağacın arkasına geçip sesin geldiği yere bakınca, gürültünün sebebi olan kedinin, devirdiği çöp kutusu kapağından bir sıçrayışta kaçıp yakındaki bir arabanın altına sığındığını gördüm.
Kalbim hızla atarken kendi kendime gülmeye başladım. Bu ani ses sayesinde geçmişe dair düşüncelerimden sıyrılınca cebimdeki çikolataları ne kadar sıkı tuttuğumu farketmiştim. Neredeyse eriyip ikiye ayrılacaklardı. Elimi gevşettim.

Her verdiğimiz kararın bir bedeli olduğuna inanırım. Kaderin yolları önceden çizilmiş olsa bile varacağımız yeri belirleyen şey yol ayrımlarındaki tercihlerimizdir. Kızımın dokuz yaşındayken bana sorduğu bir soruya verdiğim cevabın da hayatımdaki en önemli tercihlerden biri olduğunu neden sonra anlayacaktım.
Bir pazar sabahıydı. Kahvaltı yapıyorduk. Sorusu için annesinin odada olmadığı bir anı kollamıştı sanırım. Başını sofradan kaldırıp, annesinin de zaman zaman yaptığı gibi uzun siyah saçlarını eliyle şöyle bir kenara çekti. Gözlerini gözlerimden ayırmadan ,“Baba”, dedi, “kimseyi öldürdün mü?”

Kızım bu soruyu sorduğunda mesleğimde ondört yılımı doldurmuştum. Başımızdan geçen her olay basına yansımasa bile ailelerimiz arasında haberler çok hızlı yayılırdı. Karım ve kızım benim iyi bir nişancı olduğumu biliyorlardı. Sık olmazdı ama bir çatışma çıktığında, ekip içinde suçluyu etkisiz hale getiren çoğu zaman ben olurdum. 

“Hayır kızım, kimseyi öldürmedim,” diye yanıtladım. “Gerekmedikçe silahımı hiç kullanmadım.”
Söylediklerim doğruydu. Çoğu olayda silah kullanmaya gerek kalmazdı.  Tehlikeli bir durum olduğunda veya şüpheli kaçıyorsa her zaman ölümcül olmayan bir atışla etkisiz hale getirmeyi seçerdim. Ateş ettiğim yer bazen suçlunun ayağı, bazen de omuzu olabilirdi. Hatta bir keresinde paniğe kapılan bir uyuşturucu satıcısı gafil avlanan bir arkadaşımı vurmak üzereyken adamın elindeki silahı vurmuştum. O olay da uzun süre konuşulmuştu.
Kızım bana inanmış gibi görünse de bir sorusu daha vardı. Belki de gazetelerde okudukları ve televizyonda izlediklerinin etkisi ile sordu, “ama onlar kötü adamlar değiller mi?”
            “Sanırım öyleydiler. Hemen hepsi kötü adamlardı,” dedim. Lafı nereye getireceğini az çok sezmiştim.
“Ölmediklerinde yine suç işlemezler mi? İnsanlara zarar vermezler mi?” diye sorarken yeniden kahvaltısıyla ilgilenirmiş gibi bakışlarını kaçırdı.
Cevap verirken kızıma iyi örnek olabilmek için kelimelerimi özenle seçmeye çalıştığımı hatırlıyorum.
“Bunu bilemem,” dedim. “Kimin ölmeyi hakedecek kadar tehlikeli veya kötü olduğunu bilemem.”
Bu konuşmanın üzerinden neredeyse on yıl geçmişti ama cevabımın bedelini ödemeye devam ediyordum. 
Başımı kaldırıp iki katlı binaya baktığımda bir an nefesim kesilir gibi oldu. Çatlak sıvalar, bahçedeki yıkık süs havuzu ve boyası solmuş pencere pervazlarını beyaz bir örtüyle saran kar, binayı yıllar öncesine taşımıştı. İstanbul’a tayin olduğumuzda, eşim Ayşe kızımıza hamileydi. Bu evi ilk kez gördüğü günü hatırladım. Hayatımdaki bir çok önemli gün gibi o gün de İstanbul karlar altındaydı. “Çok güzelmiş”, derken gülümseyişinden yayılan sıcaklıkla etrafımızdaki karlar eriyecekmiş gibi gelmişti bana.
Gözlerimi kapattım. Bahçede, karda oynayan küçük bir kız vardı. Bana gülümsüyordu. Havadaki koku bile yıllar öncesindekinden farksızdı. Kömür ve odun sobalarından çıkan dumanların bastıramadığı keskin bir kar kokusu. Derin bir nefes alıp gözlerimi tekrar açtığımda artık bahçede kimse yoktu.

        Göğsümdeki ağrı yeniden artmaya başlamıştı. Öksürürken nefeslenmek için girişteki bahçe duvarına tutundum. Duvardaki derin sıyrığı görünce kızım Hülya’nın doğduğu gün geldi aklıma. Karakolun telefonu her çaldığında yüreğim ağzıma geliyordu o günlerde. Doğuma çok az süre kalmıştı ve Ayşe’nin sık sık sancıları oluyordu. O gün telefona bakan arkadaşımdan ahizeyi alırken ellerim titriyordu. Doğumun yaklaştığı haberini almam ile eve varmam arasında olanları hiç bir zaman hatırlayamamışımdır ama Ayşe’yi arabayla hastaneye götürmek için kapıya yanaşayım derken duvara çarpmıştım. İşte o sıyrık hala oradaydı.

Bahçeden içeri adımımı attığımda bu kez geri dönüş olmadığını biliyordum. Daha önce sokağın girişine kadar defalarca gelsem de içeri girmemiştim. Bu gece bir şeyler değişecekti. Tıpkı dört yıl önce hepimizin hayatının geri dönüşü olmayan bir yola girdiği o gece olduğu gibi.
Kızımın, kendisinden onbir yaş büyük olan Ahmet’le evlenmesini hiç bir zaman onaylamamıştım. Düğün gecesinde sarhoş olup konuklardan birine sarkıntılık ettiğinde çıkan kavgayı ayırdığım zaman bunun damadımı bulaştığı belalardan son kurtarışım olmayacağını sezmiştim. Kızım ise bu adamın gerçek yüzünü göremeyecek kadar saf ve aşıktı. 
Kapıya vardığımda eve girerken hep yaptığım gibi pardesümdeki karları silkeledim ve ayaklarımı girişin kenarındaki demire vurarak altlarını temizledim. Şimdi düşünüyorum da yeni evimde bunu hiç yapmamışım.

Kapı ziline bir kez bastım ve ardından elimle bir kaç kez hafifçe kapıya vurdum. Eşimin benim geldiğimi anlaması için belli bir ritmle çalardım kapıyı ve bu kez de öyle yaptım.

Kapı açılıp da yıllar sonra eşimi bir anda karşımda görünce elimde çikolatalarla dona kaldım. Annesinin arkasına saklanıp ürkek gözlerle bana bakan küçük kız sanki her an beni tanıyıp kucağıma atlayacak gibiydi. Şaşkınlıktan açık kalan ağzımı kapatmam ve karşımdakinin aslında kızım Hülya olduğunu anlamam bir kaç saniyemi aldı. Ne kadar da benziyordu annesinin gençliğine. Arkasına saklanan küçük kız ise Hülya’nın dört yaşındaki halinin bir kopyasıydı.
Daha önce bir kaç kez, kısa süreliğine görüşmemiz gerektiğinde en zor gelen şey hep bu olmuştu. Kızımın gözlerinde sadece hayal kırıklığı ve kızgınlığı değil acıma duygusunu da görmek.
Hülya zor duyulan bir iç geçirme ile başını yavaşça sağa sola salladı. Defalarca uyarılsa da aynı yaramazlığı tekrar eden bir çocuğa yapacağınız gibi.
Evin içinden sobada yanan odun ve üzerinde pişen kestanelerin kokusu geliyordu. Sıcak bir yuvanın kendine özgü kokuları. Uzun süre soğukta kaldıktan sonra gözlerimi yakan belki de yüzüme vuran bu sıcak havaydı. Cebimden çıkardığım mendille yüzümde eriyen karları temizlerken gözlerimi de kuruladım. Çikolataları uzatırken gülümsemeye çalışıyordum ama soğuktan uyuşan yüzüm ve göğsümdeki ağrı yüzünden bunu ne kadar başardım bilemiyorum.
“Kim gelmiş Hülya?”
Bu sesi tanımıştım. Hülya’nın eşi öldüğünden beri onunla kalan teyzesiydi. Eşim Ayşe’nin hiç evlenmemiş olan ablası.
“Önemli bir şey değil. Adres soruyor bir amca.”
Elimi yavaşça uzatıp torunumun saçlarına dokundum. Elif, annesinin arkasına saklanmaya devam etse de bu dokunuştan kaçmadı.
Hülya elimdeki çikolataları aldı ve hiç bir şey söylemeden kapıyı yavaşça kapattı.
Elif’in saçlarını okşadığım elime bakakalmıştım. Neden sonra, belki son kez görebilirim diye kapının yanındaki pencereye doğru uzanıp içeriye baktım ama sıkıca örtülü perdeler içeriyi göstermiyorlardı.

Dört yıl önceki o kan, barut ve gözyaşı dolu geceye gittim bir anda. O gece de kar yağıyordu ve yine beklenmediğim bir anda eve dönmüştüm.

O gece nöbetçiydim, eve sabah dönmem gerekiyordu. Devriye aracıyla gezerken kumar alacağı yüzünden Ahmet’i tehdit ettiğini bildiğim Hasan denen serseriyi görmüştüm. Adam, sık sık arkasına bakarak evimizin bulunduğu sokağa doğru yürüyordu. Telaşlı ve tedirgin bir hali vardı. Araçtaki arkadaşlarıma beni biraz ileride bırakmalarını ve bir saat sonra aynı yerden almalarını söyleyip indim.

Damadımın henüz evliliklerinin ilk yılında Hülya hamileyken dahi ona şiddet uyguladığını farketmiştim. Kızım hiç bir zaman bana söylemese bile bunu anlamak zor değildi. Ahmet’i defalarca uyarmıştım bu konuda. Ya inkar ediyor, ya da bir daha olmayacağına dair tövbeler ediyordu. Verdiği sözlere inanmasam da kızımı üzmemek için Ahmet’e zarar vermek bir yana onu bir çok kez başına açtığı belalardan kurtarmıştım. Doğru düzgün bir işi yoktu, çoğu zaman sarhoştu ve kumar borçları yüzünden sık sık başı belaya giriyordu. Hasan denen bu adam ise daha önce bazen para ödeyerek bazen de sertlikle uzaklaştırdığım bu belaların başta gelenlerindendi.
Devriye arabasından indikten sonra evimize giden sokağın girişinde kuytu bir köşede Hasan’ı beklemeye başladım. Bu kez önemli bir şeyler çevirdiği belliydi.



        Yağan onca kara rağmen bu arka sokakta çürümüş çöp ve idrar kokuları genzimi yakacak kadar kuvvetliydi. Derin nefes almamaya ve ses çıkarmamaya çalışarak bekledim. Çok geçmeden sokağın başında göründü. Yaklaştığını görür görmez üzerine doğru gidip bir çelmeyle yere yuvarladıktan sonra sokağın arasına doğru sürükledim. Kara kuru bir adamdı ve benden en az yirmi kilo hafifti. Fazla direnememişti. Etraftan görülmeyecek bir noktaya geldiğimizde beni görebilmesi için önüne geçtim. Gözümün ucuyla bir parıltı farkettiğimde olanca gücümle tekmeyi savurdum eline. Sustalı bıçak havada uçup bir kaç metre ötedeki kar öbeğine saplandı. Yerde acıyla  inleyen adamın az önce bıçak olan sağ eline botumla sertçe bastırdım. Küfür etmeye başladığını duyunca baskıyı arttırdım. Bıçağı uzaklaştırmak için o kadar sert vurmuştum ki elinin kırılmış olması işten bile değildi. Şu anda ise bastırdığım elinden neredeyse kemik çıtırtıları geliyordu.
Pes edip küfür etmeyi kesince ayağımın baskısını azalttım.
“Ne istiyorsun be adam? Manyak mısın sen?”
Cevap vermekle vakit kaybetmedim. Eğilip ceketinin ceplerini aradım. Bir not buldum ve cebime koydum. Belinden aldığım tabancayı da ulaşamayacağı bir yere fırlattım.
“Söyle bakalım. Bu saatte bu ne acele? Neler çeviriyorsun?”
“Sana ne?”, derken canının acısına rağmen pis pis sırıtıyordu.
Bu saçmalık için ne vaktim ne de sabrım vardı. Ayağımı elinden kaldırıp yüzüne sert bir tekme attım. En azından bir iki dişi kırılmış olmalıydı.
“Sana kızımdan ve kocasından uzak duracaksın dememiş miydim?”
Hasan, kırılan dişlerini bir avuç kanla beraber tükürürken hala sırıtıyordu. Alkol kokusunu farketmiştim ama canının acısını bu kadar bastıracak kadar sarhoş olduğuna inanamıyordum.
“Damadınla o işi çözdük biz.”
Adamı yarım metre kadar sürükleyip oradaki çiçeklerin etrafını saran demire kelepçeledim. 
Sokak lambasının ışığının ulaştığı bir noktaya gidip bulduğum notu incelemek istiyordum. Bir kaç kez katlanmış kırışık kağıtta kargacık burgacık yazılmış o notu kelimesi kelimesine hatırlıyorum.
Babası bu akşam nöbetçi. Ben gelene kadar işi halledin. Altınları yanındaki çantada taşıyor . Evdeyken kömürlüğün yanındaki dolaba koyuyor.
Notu okuduğumda başım döndü ve sendeledim. Az önce adamı etkisiz hale getirdikten sonra normale dönen kalbim deli gibi atmaya başlamıştı yine.
Hemen Hasan’ın yanına koşup yere çömeldim, yakasına yapışıp sarsmaya başladım. Acıdan veya alkolden sızıp kalmasından korkuyordum.
“Kim yazdı bu notu sana? Yanlız mısın bu işte?”
Soğuğun ve aldığı darbelerin etkisi kendini göstermeye başlamıştı. Kesik kesik nefes alıyor ve  titriyordu. 
“Tamam… Söyleyeceğim… Yeter ulan… Du—dur artık… ”
Öksürük nöbetlerinin arasında olan biteni anlattı. Başka çaresi olmadığını anlamış olmalıydı.
Üç kişi olduklarını ve kızımı kendi evinde bulamayınca benim evimde olduğunu tahmin ettiklerini söyledi. İki arkadaşını önden yollamıştı. 
Vaktim kısıtlıydı ve notu kimin yazdığını sormama gerek yoktu. Silahımın kabzasıyla kafasına sert bir darbe vurup bayılttım serseriyi.
Hemen eve doğru koşmaya başladım. Geç kalmış olma ihtimalini aklıma getirmek bile istemiyordum. Kükreyen rüzgarla yüzüme çarpan kar gözlerimdeki yaşların sıcaklığını hissetmemi engelleyemiyordu. 
Bahçeden içeri girerken evin kapısının aralık olduğunu farkettim. Üst kattaki bütün ışıklar yanıyordu ama alt kata tam bir karanlık hakimdi. Olup biteni anlamaya çalışmadan tüm hızımla içeriye daldım.
Gözlerim içerinin karanlığına henüz alışamadan merdivene doğru yöneldim. Ayağım bir şeye takıldı ve dengemi kaybettim. Yüzüstü yere kapaklandığımda canımın acımasından çok adamların çıkan gürültüden geldiğimi farketmeleri düşüncesi beni tedirgin etmişti. Sol dizimi ve çenemi çok kötü çarpmıştım düşerken. Acıyla inlememek için dişlerimi sıktım ve ağzımda biriken kanı sessizce tükürdüm. Başımı şöyle bir kaldırıp etrafı dinlediğimde yukarıdan gelen bir kadın çığlığı ve kızgın seslerle bağıran iki adamın seslerinin benim çıkardığım gürültüyü bastırdığını anladım.
Ayağımın takıldığı şeyi görmek ve karanlık merdivenlerden çıkabilmek için kemerimdeki el fenerini yaktım. Yere düşmeme sebep olan şeyi hemen farkettim. Devrilmiş bir sandalye. Bir mücadele olmuştu burada.
Aklımdan bir sürü olasılık geçiyordu.  Adamların silahlı oldukları neredeyse kesindi. Belki de maskeliydiler. Kızım ve karım çok korkmuş olmalıydılar. Maskeli olmalarını diledim. Çünkü o zaman altınları alınca onlara bir zarar vermeden kaçma ihtimalleri vardı. Aksi taktirde notta yazılı olan işi halletmek sadece altınları almaktan ibaret kalmayabilirdi.
Elimdeki feneri biraz daha ileriye doğrulttum. Devrilmiş sandalyenin ilerisinde bir terlik ve biraz daha ileride bir çift ayak görünüyordu. Biraz daha yaklaşınca Ayşe’nin yerde hareketsiz yattığını gördüm. Uzun siyah saçları yüzünü ve boynunu örtmüştü. 
“Ne olur sadece bayılmış olsun. Ne olur ölmüş olmasın.” 
Yanına ulaşıp nabzını kontrol etmek için elimi uzatana kadar kaç kez tekrarladım bu yakarışı bilmiyorum. Sanki zaman durmuştu ve ben o yarım metrelik mesafeyi bir türlü aşamıyordum. 
Elim boynuna değdiğinde sıcak bir ıslaklık hissettim. Ellerim titrediği ve kalbim delicesine attığı için nabzını hissetmekte zorlanıyordum. Saçlarını kenara çekip yüzünü ve boynunu açtığımda gördüğüm manzara şüpheye yer bırakmıyordu. Boynunun tam ortasında kapkara, korkunç bir delik vardı. Göğsüme bir balyoz yemişcesine nefesim kesildi bir an.
Ayşe’nin yaşamasının imkansız olduğunu anladığımda başımı kaldırıp merdivene doğru baktım. Kendimi toparlamam için çok önemli iki sebebim vardı. Bağırışlar ve çığlıklara bir de bebek ağlamasının eklendiğini duyunca hala bir umut olduğunu anladım.
Görüşümü bulanıklaştıran yaşları silerken yüzüm karımın kanıyla yapış yapış oldu. Ama artık daha net görebiliyordum. Kalbimin atışları ve nefesim biraz düzelmişti.
Silahımın emniyetini açtım. Sol elimde yere doğru tuttuğum el feneri, sağ elimde ise ileriye doğrulttuğum tabancayla merdivenlerden çıkmaya başladım.

Sesler koridorun sağındaki yatak odası tarafından geliyordu. Karım adamlarla tartışır ve onları oyalarken kızım bebeğini de alıp yatak odasına sığınmış olmalıydı. Şimdi adamlar kapının önünde kah tehdit ederek kah onlara bir zarar vermeyeceklerini söyleyerek kızımı kapıyı açmaya ikna etmeye çalışıyorlardı. Bunu uzun süre yapacaklarını sanmıyordum. Bir süre sonra ya kapıyı kırmaya ya da kilide ateş ederek açmaya çalışacakları kesindi. Fazla vaktim yoktu.
Kafamı köşeden uzatarak bakınca ikisinin de ellerinde birer tabanca olduğunu gördüm. Gecenin ilerleyen saatleri olması ve evin en yakın komşularımızdan büyük bir bahçeyle ayrılmış olması adamlara güven vermiş olmalıydı. Tabii benim sabaha kadar eve gelmeyeceğimi bilmeleri de cabası.
Tek kaygım adamların kapıya çok yakın olmalarıydı. Eğer kızım da öbür tarafta kapıya yakın duruyorsa adamları vururken kızım ve torunuma zarar vermekten korkuyordum. Onları oradan uzaklaştırmam gerekiyordu. Bu arada zamanın aleyhime işlediğinin de farkındaydım. Adamlar kapıyı açarlarsa işim çok zorlaşacaktı. O kısacık sürede olabilecekleri ve yapabileceklerimi gözden geçirdim. Ellerinde paniğe kapılmış ve bebeğini korumaya çalışan bir kadın varken adamları etkisiz hale getirmem neredeyse imkansızdı. Kızım ve bebeği iki ateş arasında kalırlarsa onları koruyamazdım. Hemen harekete geçmeliydim. 
Koridordaki lambanın iki düğmesi vardı. Birisi merdivenden çıkınca hemen sağda diğeri ise yatak odasının kapısına yakın yerdeydi. Aklımdaki planı uygulamak için fazla vaktim kalmadığını hissediyordum. Gözlerimi kapayıp içimden ona kadar saydım ve ardından ışığı kapamak için düğmeye bastım. Koridora çıkıp el fenerini üzerlerine doğrultarak adamlara seslendim.

Şaşkınlık ve panik içinde dönerlerken sağdaki iri yarı kasketli olan rastgele ateşledi silahını. Oldukça şişman ve kel olan diğeri ise ellerini havaya kaldırıp korkmuş bir çocuk gibi ani bir çığlık attı. Bu arada ikisi de kapıdan uzaklaşıp duvara daha yakın bir konuma gelmişlerdi. Benim istediğim de tam olarak buydu. Adamlar bir süredir aydınlıktaydılar. Ben ise dışarıdan geldiğim için gözüm karanlığa daha alışkındı. El fenerini kullanmasam bile onları rahatça görebilecek durumdaydım. 
Kasketlinin silahından çıkan mermi başımın belki de bir iki karış üzerinden geçip arkamdaki duvara saplanırken silahımı ardarda iki kez ateşleyip ikisini de göğüslerinden vurdum. Ardından hızla yanlarına gidip birer el de başlarına ateş ettim.
Kısa süre içinde daracık koridorda patlayan beş mermi ve çatışmanın sebep olduğu adrenalinin etkisi  ile kulaklarım uğulduyor ve ellerim titriyordu. Kapının yanındaki düğmeye basıp ışığı tekrar yaktım. Kendimi toparlamaya ve kızımla torunumun seslerini duymaya çalışırken sağ omuzumda ani bir yanma hissettim. Kasketli o kadar da kötü nişancı değil miydi acaba? Elimi omuzuma uzattığımda kanadığını farkettim.
Olan biteni anlamaya çalışırken başımı çevirip omuzuma bakınca arkamda bir hareket görür gibi oldum. Arkama döndüğümde Ahmet’i gördüm. Çıldırmış gibiydi. Kızarmış yüzünde acı ve nefret dolu bir ifade vardı. Aramızdaki en az iki metre mesafeye ve havadaki onca barut ve kan kokusuna rağmen alkol kokusunu kolaylıkla farkedebiliyordum. Ayakta durmakta zorlanacak kadar sarhoştu ama bu mesafeden bir kez daha ıskalaması da çok zordu. 
Böyle anlarda zaman yavaşlar gibi olur. Kısacık bir an gibi görünen sürede aklınızdan bir çok şey geçer. O anda da öyle oldu. Karşımda kızımın aşık olduğu ve defalarca beladan kurtardığım bir adam vardı. Torunumun babası ve şu anda kızım ve torunumun yaşadığı korkunun tek sebebi olan adam. 
Sol eliyle duvara tutunarak hafifçe doğruldu ve silahını tekrar bana doğru kaldırdı.
Yaşarsa kızımın ve torunumun hiç bir zaman güvende olmamasına sebep olacak adam. Karımın ölümüne sebep olan adam. İntikam hissi değildi o kısacık sürede karar vermeme yol açan. Ölen geri gelmezdi ama hayatta kalan en değerli varlıklarım için büyük bir tehlike duruyordu karşımda. Zor bir karar olmadı.
Sağ omuzumdaki yanmaya rağmen hiç tereddüt etmeden ateş ettim ve tek kurşunla alnından vurdum. İpleri kesilmiş bir kukla gibi duvarın kenarına yığılıp kaldı. Açık kalan gözlerinde şaşkın bir ifade vardı.
Artık herşey bitmişti. Kızım ve torunum güvendeydi. Yatak odasının kapısına yöneldim ve kızıma seslendim.
Neden sonra sessizlikten cesaret alan Hülya kapıyı açtı ve kucağında hala ağlayan bebeği ile dışarı çıktı. Onları karşımda sapasağlam görünce tüm yaşananların verdiği tükenmişlikle yavaşça yere çömeldim ve oturdum. Kızım da yanıma gelip bana sarıldı. Sarsılarak ağlıyordu. Ardarda beş el ateş ettiğim silahımın namlusunun ne kadar sıcak olabileceğini bildiğim için onu yere bıraktım ve kızıma ve torunuma sarıldım.
Ağlaması biraz hafifleyen Hülya hıçkırıklar arasında bana annesini sordu. Cevap vermek yerine daha da sıkı sarıldım kızıma. Başını omuzuma koyup içini çekerek ağlamaya devam etti. Artık korkudan değil acıdan ağlıyordu. 
Bir süre sonra başını kaldırıp omuzumun üzerinden bakınca karşıdaki duvarın dibine yığılmış olan kocasını gördü. Yaşadığı bu son şoktan sonra bir benim hemen yanımdaki silaha bir de Ahmet’in cesedine bakarak çığlıklar atmaya başladı. Kollarımdan kurtulup kucağında bebeği ile gerisin geri sürünerek yatak odasına doğru gitti ve kapıyı kapattı. O gece kızımın benimle konuştuğu son geceydi.


Aradan geçen yıllar boyunca o gece elime geçen notu kimseye göstermedim. Kızımın ölen kocasını, torunumun ise babasını gerçek yüzüyle tanımalarına gönlüm razı olmamıştı. Küçük bir kızın babasını ondan almakla babasına ait duyguları öldürmek bambaşka şeylerdi.
Yıllar sonra ilk ve son kez o evin önündeydim yine. Gidecek başka yerim olmasa da burada da bana yer yoktu.
Göğsümdeki ağrı artık dayanılmaz bir hal almıştı. Soğuktan ve yorgunluktan ellerimi ve ayaklarımı hissedemiyordum. 
Duvarın kenarına çömelip karımın hala hayatta olduğu ve kızımın bu bahçede oynadığı zamanları düşünmeye başladım. Vücudum buz kesmişti ama karımın ve kızımın bana yıllar öncesinden gülümsedikleri tatlı anılar içimi ısıtıyordu.
Ne o  gece ne de daha sonra, o serserinin cebinde bulduğum notu kimseye göstermemiştim ama yine de saklıyordum. Ben yokken kimse bulmasın diye yanımda taşıyordum.
Sol kolumu kıpırdatamıyordum ama sağ elimde hala biraz güç kalmıştı. Yana doğru uzandım ve notu  sağ elime alıp elimi sıkı sıkı kapattım. Bir süre öylece uzandıktan sonra artık istesem de elimi açamaz hale geldim.
Geldiğim yola son bir kez baktığımda karın bana ait izleri tamamen örttüğünü gördüm.
Her zaman tek gerçek evim olarak gördüğüm evin bahçesinde, hızla yağan kar üstümü örterken hayatımda dalacağım en derin uykunun kollarına bıraktım kendimi.




© 2013 Mustafa Özçınar

6 yorum:

  1. Çarpıcı bir öykü
    Roman tadında ....
    Verdıgınız ayrıntılar , betımlemelerınız okuyanı olayın olduğu ,yaşandığı yere goturup
    kısılerı görecek kadar detaylandırıldığı ıcın
    hıkayenın ıcınde hıssetırebılıyor.
    Ben bu konuda nacızane bı okuyucu nıtelıgınde şunu soyleyebılırım akıcı bı yazım dılınız var ve okumaktan mutlu oldum..
    Daha nıce yazılarınıza dıyorum..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkürler. Bu kadar samimi ve başarılı bir blogu olan biri olarak sizin yorumunuz çok değerli.

      Sil
  2. Çok keyif alarak soluksuz okuduğum ilerde senaryoya uyarlanması kuvvetle muhtemel Kalın bir romanın ilk sayfalarında hissettim kendimi.devamini merakla bekliyorum , yoksa romanın tamamının yayınlanmasını mi beklesem.kalemine sağlık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili dostum. Ben bu öyküyü bir arkadaşıma kar ile ilgili bir şeyler yazma sözü verdiğim için bir kaç günde yazmıştım ama bir süre sonra kahramanın ölmemekte direndiğini farkettim. Sanki bana henüz yapacak şeylerim var diyordu. Ben de ona kulak verdim ve yine bu blog'da paylaştığım Toprak isimli novellayı yazmaya başladım. Aslında ilk taslağı paylaşmamam lazım ama kaçınılmaz hata ve eksiklikleri mazur gören sevgili dostlarımla bir an önce paylaşıp devamını yazma gücünü bulabilmek için ham haliyle yayınlıyorum.
      Güzel yorumun için çok teşekkür ederim. İnşallah derli toplu bir hale getirince tekrar toplu halini paylaşırım. Şimdilik yeni yazılan bölümleri bu blogda görebilirsin.

      Sil
  3. Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. İzin dönemimde daha iyi hale getireceğim inşallah.

      Sil