Google+ Followers

15 Mayıs 2012 Salı




Küçük Bir Öykü

Sizlerle paylaşmak istediğim küçük bir öykü var. Umarım hoşunuza gider. 
Ayrıca, fikir ve önerilerinizi yazarsanız çok sevinirim.


Kumsal


Dünyanın el değmemiş tek kumsalıydı sanki burası. Göz alabildiğine uzanan altın sarısı kumlar ile denizin buluştuğu çizgi zamanın başlangıcından beri oradaymışcasına bakir görünüyordu. Denizin pürüzsüz bir cam gibi masmavi parıldayan yüzeyini rahatsız edemeyecek kadar hafif bir esinti vardı o yaz sabahında.
Sahilden biraz açıkta yüzen genç kadının kulaçları bu durağanlığı bozan tek şeydi. Kıyıya çıkıp bir kaç adım attıktan sonra kumlara uzandı. Kızgın kumlar ayaklarını yakmamıştı.
Tam da deniz genç kadına ait tüm izleri silip eski durgun haline dönüyordu ki aniden kuvvetlenen rüzgar suyun yüzeyini dalgalandırmaya başladı. Denizin o açık mavi rengi yerini kasvetli bir griye bıraktı.

         Kadın şöyle bir doğrulup gözleriyle ufku taradı. Uzun süre yüzdükten sonra kıyıya çıkmıştı ama buraya nereden geldiğini hatırlamıyordu. Etrafta hiç bir insan izi yoktu. Gökyüzünde bulutların toplanmaya başladığını ve rüzgarın kuvvetlendiğini görse de hiç üşümediğini ama içinde bir ürperti olduğunu farketti.
Kendini yapayalnız hissediyordu. Nasıl olmuş da gelmişti bu ıssız kumsala? Neden etrafta hiç kimse yoktu? Nasıl geri dönecekti? İçini ağır bir hüzün ve umutsuzluk duygusu kaplamıştı. Ansızın, nasıl geri döneceği sorusunu bile anlamsız bırakan bir soru takıldı aklına ; Nereye dönecekti? 
Oturup başını dizlerinin arasına yasladı. Yanaklarından süzülen gözyaşlarının sıcaklığını hissedemiyordu. Yanağına dokundu. Yüzünü ıslatan şey gözyaşları mı yoksa deniz suyu muydu? Parmaklarını hemen yüzünden çekti. Elini saçlarına götürdü bu kez. Sıkıntılı anlarında fark etmeden yaptığı gibi parmaklarını uzun sarı saçlarında gezdirip buklelerini düzeltmeye çalıştı ancak parmakları saçlarına takıldı. Eline baktığında deniz tuzu ya da çamur gibi bir şey göreceğini sandı. Oysa parmakları ve tırnaklarının arasındaki şeyler çamurdan çok pıhtılaşmış kana benziyorlardı. Yüzerken fark etmeden başını bir yere çarpmış olmalıydı. Ağrı hissetmediğine göre önemli bir şey olamazdı herhalde.
Ne yapacağını bilemez bir halde bekledi, bekledi... Güneşin de giderek yükselmesiyle, kumlardan çıkan sıcak hava dalgaları, sanki bir çöldeymiş gibi görüntüyü bulanıklaştırıyordu. 
Ufukta belli belirsiz bir karaltı görür gibi olan kadın bir görünüp bir kaybolan bu şeyi izledi. Yaklaşmakta olan bir adam mıydı bu? Bu ıssız yerde birisine rastlamak umuduyla elini siper ederek gözlerini kısarak daha dikkatle baktı. Evet, yanlış görmemişti.  Adama sorarak yolunu bulabilirdi belki. Bekledi...
Siyah mayolu, uzun boylu adamın güneş yanığı cildi ıslaktı ve neredeyse tamamen kumla kaplıydı. Dalgalı kumral saçlarının üzerinde yer yer deniz tuzu birikmişti. Deniz mavisi gözlerinde hüzünlü bir ifade vardı. Ayak parmaklarına yosunlar dolanan genç adam sağ bacağına kramp girmişçesine ayağını yerden sürükleyerek kadına yaklaştı ve önce denize doğru daha sonra ise kadının gözlerinin içine bakarak öylece durup beklemeye başladı.
Adamın konuşmaması üzerine genç kadın ona nereden geldiğini sordu. Uzun süredir konuşmadığından olsa gerek çok boğuk çıkan kendi sesini duyunca şaşırdı.
-Denizden, diyen adamın bir yandan da geldiği yeri tekrar görmek istermiş gibi gözlerini denize çevirdi.
Sesi sanki derin bir kuyudan gelir gibiydi. Belki de yüzerken su yutmuştur ve o yüzden boğuk ve hırıltılı konuşuyordur diye düşündü kadın. Adam konuşmaya devam etmeyince de,
-Sanırım yolumu kaybettim, diye ekledi.
  Adam cevap vermedi. Bakışlarını yeniden kadına çevirmişti. Genç kadın bu gözlerde bir gariplik olduğunu belli belirsiz fark etmişti ama yakından bakıp da adamın mavi gözlerinin ne kadar donuk olduğunu görünce iyiden iyiye şaşırdı. Neredeyse gözbebekleri fark edilmeyecek kadar soluk, buzlu cam gibi bir çift göz. Adam kör olsa gerekti. Kadının gözlerinin içine bakar gibiydi ama sesinin geldiği yöne doğru bakıyor olmalıydı. Kendisini göremediğini düşünse bile kadın bakışlarını kaçırmak istedi. Başını eğdi ve adamın ayaklarını yakından görünce ufak bir çığlık atmaktan kendini alamadı. Adamın ayaklarına dolanan yeşil yosunların arasından uzanan parmakları balıklar tarafından kemirilmiş gibi kemiklerine kadar açılmıştı. Açığa çıkmış bembeyaz kemikler kanlı bir ağızda sırıtan dişler gibi görünüyordu. Tekrar gözlerini kaldırdığında adamın yüzünde başından beri varolan hüzünlü ifadede en ufak bir değişiklik olmadığını fark etti. Bu yüzde tanıdık bir şeyler vardı. Sanki çok eskiden tanıdığı biri yılların ardından kendisine bakıyordu.
Adam kadına doğru eğilip elini uzattı. Eğilirken hareketleri çok tutuktu. Beli ise garip bir açıyla kırılmıştı. Kadın şaşkın bir şekilde uzanan bu ele baktı. Bir an ne yapacağını bilemeden öylece bekledi. Adamın kör olduğuna iyice kanaat getirince uzanan eli tutup kendini ayağa kaldırmasına izin verdi. Adamın eli ne sıcak ne de soğuktu. Herhalde yolu tarif etmektense gösterecek diye düşündü. Kadının elini sıkıca tutan adam denize doğru döndü.
-Nereye gidiyoruz? 
Sesindeki titreme hissettiği korkunun boyutlarını yansıtmaktan çok uzaktı.
-Artık gitmeliyiz.
Adam denize doğru bir iki adım atarken kadın elini kurtarmak için geriye doğru bir hamle yaptı. Ancak adam elini o kadar sıkı tutuyordu ki kurtulması  neredeyse imkansızdı. Bu itişme sırasında adam bir an için arkasını dönünce kadın bir şok daha yaşadı. Adamın sırtında, mayosunun hemen üzerinden başlayan büyük bir yara vardı. Tam belkemiğinin üzerinde derin bir oyuk. Bir avuç büyüklüğündeki yaranın içinde soluk beyaz kemikler, bunları birbirine bağlayan ve aralarından çıkan parçalanmış kas ve sinirler görünüyordu. Bu adam yürüyor olamazdı. Kadının içini dehşetle beraber bir acıma duygusu da kapladı. 
Adam, bir kez daha, gitmeleri gerektiğini söyleyip denize doğru kadını da çekerek yürümeye devam etti. Kadın yürümüyordu ama tam anlamıyla direndiği de söylenemezdi. Ayakları yerde sürüklenerek adamın peşinden şaşkın bir şekilde gidiyordu. Son bir kez kurtulmayı denerken sol kolunu uzatıp adamı itmeye çalıştı. Kolunu uzattığında elinin garip bir şekilde sallandığını gördü. Bileğinin kırık olduğunu anladı. Nasıl oluyor da hiçbir acı hissetmiyordu? 
Denize yaklaşmışlardı. Başını kaldırıp baktığında ileride suyun üzerinde yüzen bir şeyler gördü. Bazı şeyleri hatırlamaya başladı. Eski mutlu günlerden bölük pörçük birkaç anı. Güneşte sararıp solmuş ve kenarları yırtılmış eski fotoğraflar . Bu fotoğraflarda şu anda elini tutan adam da vardı. Direnmekten vazgeçti. Yürüyüşlerindeki gariplik ve yaralarını görmezseniz onları denize doğru yürüyen sevgililer sanabilirdiniz.
Adamla el ele adım adım denize doğru yaklaşırken, az öncesine kadar ulaşamadığı anılar batık bir tekneye dolan sular gibi zihnine hücum etmeye başlamıştı genç kadının. Tekneleriyle çıktıkları tatilde o ıssız kumsalı ilk gördükleri an. Demir atıp yüzüşleri. Kumsalda güneşlenmeleri. O unutulmaz günün gecesinde ay ışığı altında güvertede oturup yaptıkları sohbet. Keşke hiç ayrılmasak bu kumsaldan demişti. Hayatımız boyunca sanki burayı aramışız. Keşke sıkıcı hayatımıza ve günlük sorunlarımıza hiç geri dönmesek. Sonsuza dek bu kumsalda kalsak… 
Bunları konuşalı henüz üç gün olmuştu ama sanki bir ömür kadar uzak geliyordu kadına. Demek ki bazı dualar kabul ediliyordu. Kabusa dönüşseler bile.
  Şimdi yine o kumsalda el ele yürüyorlardı. Denize ulaşmışlardı. İlerlemeye devam ettiler. Bir süre sonra suyun yüzeyinde birkaç küçük hava kabarcığı dışında hiçbir iz kalmamıştı. Kumsal yine ıssızdı. Birkaç yüz metre açıkta ise üç gün önce batan tekneden arda kalan parçalar ve sızan motor yağı henüz fark edilmemiş ölümcül kazanın yerini belirten izler olarak yüzmeye devam ediyordu. 
    Bitti

22 Mart 2012 Perşembe

                                                                                                          


Yeni köşemize hoşgeldiniz!

Bu bölümde hepimizin bilmediğinin ya da yanlış bildiğinin farkında olmadığı şeyleri paylaşacağım sizlerle.
Kenarda köşede kalmış, az bilinen ve belki de kimsenin umurunda olmayan bilgi kırıntıları olmayacak konu başlıklarımız. Aksine, lafı edildiğinde hepimizin bir kaç kelime söyleyebileceği, 'bilindik' konulara değineceğiz. 
Bunu yaparken amacım genel kültürümüzü ve hayatımızı zenginleştirmek tabii ki. Bu sürecin şaşırtıcı ve en önemlisi eğlendirici olması da bu köşenin hedefi.
Dilerseniz sözü pek uzatmadan bu haftanın konularına geçelim. Aslında bu başlığı Temmuz ayına saklayacaktım ama dayanamadım.



Jül Sezar'ı hepimiz duymuşuzdur. Hatta, belki de bir çoğumuzun adını hatırladığı tek Roma İmparatorudur Sezar.
Acaba gerçekten öyle mi?
Aslında birazdan anlayacağımız gibi pek değil. Jül Sezar asla bir imparator olmadı ve krallığı bile kabul etmekte isteksizdi.
Peki olayın doğrusu nedir ve ilk Roma imparatoru aslında kimdir?
Bütün bunların Temmuz ayı ile ilgisi nedir? Ağustos ayı adını nereden almıştır? Bu soruların hepsini cevaplayacağım ama önce Jül Sezar'a dönelim. 
Gerçek adı Gaius, aile adı ise Julius'tu. Milattan önce 59 yılında Roma Cumhuriyetinin en yüksek makamı olan konsüllüğe seçildi. Pompeius ve Crassus isimli iki güçlü adamla birlikte üç kişilik bir iktidar kurdu ve çok büyük zaferler kazanıp fetihler yaptı. MÖ 49'da  bu seferlerinden birinden dönmesi istenince emre karşı geldi ve ordusuyla İtalya'ya girdi. Bunun üzerine Roma Senatosu ile arasında 3 yıl süren bir iç savaş başladı.
Zafer kazanan Sezar'ın yetkilerinin çok artmasından ve diktatörlük hevesinden korkan Markus Brutus ve bir grup senatör MÖ 44 yılının 15 Mart günü onu bıçaklayarak öldürdüklerinde Roma hala bir cumhuriyetti.



Suikastten sonra Brutus, Sezar'ı cumhuriyeti korumak istedikleri için öldürdüklerini söyledi ve bir ara Roma halkını buna ikna etmeye yaklaştı ama Markus Antonius'un halkı suikastçilere karşı kışkırtması başarılı oldu ve suikastçiler Roma'dan kaçtılar. 
MÖ 43'te Antonius eski konsül Lepidus ve Sezar'ın yeğeni ve varisi Octavianus ile beraber bir üçlü yönetim (Triumvirlik) kurdu.
Yönetim önce Sezar'ın intikamını almayı hedefledi ve bunda da başarılı oldu ancak daha sonra bu yönetim de dağıldı ve Lepidus'un çekilmesi sonrası Markus Antonius ile Octavianus arasında çıkan iç savaşın galibi Octavianus oldu. 
Octavianus ise daha sonra Augustus Sezar adını aldı ve ölene kadar Roma'nın tek hakimi, dolayısıyla da ilk gerçek imparatoru oldu.
Temmuz ve Ağustos'a gelince ; Roma takviminin, MÖ 45 yılında Jül Sezar tarafından değiştirilinceye kadar 355 günden oluşan bir yılı olduğunu hatırlatalım öncelikle.
Jül Sezar bu takvimin sorunlu olduğunu gördü ve bir reform ile Mısır takvimini kabul ederek dört yılda bir Şubat ayına bir gün ekleyip her yıl artan 6 saatin yarattığı sorunu da çözdü. Bu geçişi yapabilmek için MÖ 46 yılı 445 gün olarak kabul edildi.
İşte bu takvime (ki bugün de tüm dünyada kullanılmaktadır) bu yüzden Jülyen takvimi diyoruz.
O zamanlar Roma'da yıl Mart ayında başlıyordu ve buna göre beşinci aya Quintilis deniyordu. Sezar kendisinin onuruna bu ayın adının Julius olarak değiştirilmesini istedi. Böylece batı dillerinde Julius veya July olarak bilinen Temmuz ayı yeni ismine kavuşmuş oldu. Temmuz kelimesinin kökenini açıklamayı başka bir yazımıza bırakıyorum.
Ağustos ayı için de benzer bir talep imparator Augustus'dan gelince bu ayın  ismi de değişmiş oldu.
İşte böyle sevgili okurlar. Ünlü Jül Sezar'ın aslında imparator olmadığını hatırladık böylece.
Bir dahaki bölümde biraz astronomi, biraz biyoloji ve biraz da sezar salatası içeren gastronomiye girmek üzere şimdilik elveda...